AŞÇILIK & AHÇILIK
Aşçılık, besinlerin çeşitli yöntemlerle yemeye hazır duruma
getirilmesine denir. Ahçılık olarak da bilinir. Aşçılığın en temel yöntemi
pişirmedir. Ama "aşçılık" terimi, pişirmenin yanı sıra kurutma,
isleme, dondurma ya da salamura gibi başka yöntemleri de kapsar. Besinler
birkaç nedenden dolayı pişirilir. Bazı besinleri çiğ yeme düşüncesinden
hoşlanmayız. Belirli besinleri pişirerek yemeye alışık olduğumuzdan, pişirmenin
besinlere iyi bir tat kazandırdığına inanırız. Öte yandan pişirildiklerinde
besinlerde değişiklikler oluşur ve bu da bazı besinlerin yenmesini ve
sindirilmesini kolaylaştırır.
Besinleri pişirmenin başka nedenleri de vardır. Pişirilen
besinler uzun süre bozulmadan saklanabilir. Örneğin besinlerde bulunabilecek
birtakım parazit ya da bakteriler pişirmenin etkisiyle ölür ya da etkilerini
bir süre yitirir. Ama bunun için gıda sanayinde başka yöntemler de
kullanılmaktadır.
Aşçılık bir gerekliliktir, ama yalnızca gereklilikten dolayı
yapılmaz. Pek çok kişi, gerek evinde yemek pişirirken, gerek bu işi bir meslek
olarak yaparken zevk alır. Aşçılık bilgi gerektirdiği gibi, iyi yiyeceği seçme,
hazırlama, sunma ve bunlardan tat alma da bir tür sanattır ve bu sanat
gastronomi denir. Daha 18. yüzyılda İskoç yazar James Boswell, canlılar
arasında yalnızca insanın yemek pişirebildiğine ve iştah açıcı bir sofra
kurabildiğine dikkati çekmiştir. Boswell, yediğine çeşni katan herkesin az çok
aşçı olduğunu yazmıştır. Her ülkenin kendine özgü, geleneksel bir aşçılığı
vardır. O ülkede bulunan besinler, iklim, din ve görenekler gibi birçok etmen
bu geleneği oluşturmuştur. Bazı ülkelerin mutfakları daha güçlü geleneklerle
donanmıştır. Örneğin Fransız mutfağı, 17. yüzyıldan bu yana Batı dünyasının
mutfağını etkilemiştir. Bundan dolayı, aşçılıkta Fransızca terimler çok yaygın
olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte, günümüzde dünyadaki başka mutfaklar
da tanınır olmuş ve farklı aşçılık üslupları kaynaşmaya başlamıştır.
ESKİ ÇAĞLARDA AŞÇILIK
Arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan, Tarihöncesi’nden kalma
çanak çömlek gibi araç gereçler, o çağlarda insanların nasıl yemek pişirdikleri
konusunda bize bilgi vermektedir. Henüz pişirmeyi bilmedikleri dönemde
insanlar, avcılık ve toplayıcılıkla elde ettikleri besinleri çiğ olarak
yiyorlardı. Öte yandan besinleri bozulmadan saklama yöntemlerini bilmedikleri
için, neredeyse her gün yiyecek peşinde koşmak zorundaydılar. Ateşten
yararlanmayı öğrendikten sonra besinleri pişirmeye başladılar. Ama besinleri
ateşte pişirmeyi nasıl buldukları konusunda bilgiye sahip değiliz, bir
rastlantı sonucu bulmuş olmaları daha büyük bir olasılıktır.
Pişirmenin en basit yolu, yiyecekleri bir sopaya geçirip
ateşin üzerinde kızartmaktır. Eski insanların başlangıçta da böyle yaptığı
sanılmaktadır. Besinleri kızgın taşlar üstünde pişirmeyi daha sonra öğrenen
insanlar, belki bazı yiyecekleri de yapraklara sararak közde pişiriyorlardı.
Çok eski çağlarda insanlar, tahılları lapa haline getirerek kızgın taşlarda bir
tür basit ekmek pişirmeyi biliyorlardı. İlk fırınlar taşlar ve kızgın korların
döşendiği çukurlardı.
Bir sonraki aşamada insanlar, toprakta çukur açmak yerine
toprağın üstünde fırın yapmayı öğrendiler. Bu fırınların, biri dumanın dışarı
çıkmasını, öteki havalandırmayı sağlayan iki deliği vardı. Sıcaklığı içerde
tutmak için, yiyeceklerin içeri yerleştirildiği delik ise önüne bir taş kapak
koyularak kapatılıyordu. İnsanlar açtıkları çukurlara büyük bir hayvan postu
döşüyor ve içine koydukları yiyecekleri haşlıyorlardı. Bu çukurlar suyla
dolduruluyor ve ateşte kızdırılmış taşlar içine koyularak su kaynama derecesine
kadar ısıtılıyordu. Kamış sepetleri, balçıkla sıvayarak sertleştirmeyi de
öğrenen insanlar, böylece bir bakıma ilk tencereyi yapmışlardı. Bu kapları,
suyla doldurarak ya da susuz olarak ateşin üzerine yerleştiriyorlardı. Böylece,
aşçılığın iki ana yöntemi geliştirilmişti: Kuru olarak fırınlama ve suyla
haşlama ya da buğulama.
Toprak fırınlar, dünyanın bazı yerlerinde günümüzde de
kullanılmaktadır. Örneğin, Papua Yeni Gine'de yaşayan Wola halkı, sebze ve et
pişirmek için iki ayrı toprak fırın kullanır. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde
ekmek pişirmek için hâlâ kullanılan tandır da bir tür toprak fırındır.
YUNAN VE ROMA MUTFAKLARI
Eski Yunan ve Roma dönemlerinde, neredeyse bütün işleri
köleler yapardı. Yunan ve Roma yönetici sınıfın konutlarındaki aşçıbaşı da bir
köleydi, ama emrinde çalışan gene köle olan birçok işçi vardı. Aşçıbaşının
yönetimindeki öteki köleler, fırıncı, kasap, ateşçi, şaraplardan sorumlu
kilerci ve yemeklerin zehirli olmadığından emin olmayı sağlayan çeşnicibaşı
gibi kişilerdi. Yemekler demirden ya da topraktan tencereler ve tavalarda
pişiriliyor, tabaklardan yeniyordu. O dönemin mutfak araç gereçleri arasında
kaşık bulunmakla birlikte, yiyeceklerin bıçakla kesildikten sonra elle yendiği
sanılmaktadır. Yunan ve Roma yemekleri günümüzdeki gibi malzemelerle
pişirilmiyordu. Örneğin etin ya da balığın genellikle bal ya da meyveyle
pişirildiği bilinmektedir. Ziyafetlerde yemeklerin çeşitli değerli taşlarla
süslendiği de olurdu. Romalılar besi hayvanlarının yanı sıra deve ve fil eti de
yiyorlardı.
ORTAÇAĞ DÖNEMİ
Ortaçağda Avrupa'daki büyük malikânelerin mutfakları, Eski
Yunan ve Roma dönemlerinde olduğu gibi iyi örgütlenmişti. Üstü açık büyük ateş
ocaklar vardı. Bu ocaklarda hayvanlar sopaya geçirilerek bir bütün olarak
kızartılıyordu. Çorba yapmak ve etleri haşlamak için büyük kazanlar
kullanılıyordu. Mutfaklardaki her işin bir sorumlusu vardı ve bunlar
aşçıbaşının emrinde çalışırlardı. Örneğin ateşi yakan kişi ile kazanların
taşmadan kaynamasını denetleyen kişi ayrı görevlilerdi. Birkaç yardımcı da
yemekleri pişmeye hazırlardı. Ortaçağ mutfaklarında günümüzdeki kadar çok çeşit
yemek pişirilmiyordu. Yemekler büyük bir olasılıkla birkaç çeşitten oluşuyordu
ve yavandı. Ama bugün de kullandığımız pek çok baharat biliniyor ve yemeklerde
kullanılıyordu. Bu baharatın bazılarını kendileri yetiştiriyor, ama biber, karanfil,
tarçın gibi baharat çeşitleri Doğu ülkelerinden geliyordu ve bundan dolayı
pahalıydı. Etler kurutularak ya da tuzlanarak saklanıyordu. Ortaçağda ne
gündelik yaşamda, ne de mutfakta günümüzdeki gibi bir temizlik anlayışı yoktu.
Çünkü insanlar hastalıkların, mikroplar ve pislikle ilgili olduğunu
bilmiyorlardı. Avrupa'nın doğu ve batısında zamanla ayrı aşçılık yöntemleri
gelişti. Bu ayrım asıl olarak, değişen iklim koşullarında farklı ürünlerin
yetişmesine bağlanabilir. Öte yandan göçlerin ve fetihlerin, farklı yemek
kültürleri olan toplumları ilişkiye geçirmiş olması da bunda önemli bir
etkendir. Akdeniz kıyısındaki Güney Avrupa ülkelerinde bolca zeytin ağacı
yetişiyordu ve yemeklerin pişirilmesinde zeytinyağı kullanılıyordu. Kış ayları
ılıman geçtiği için evleri ısıtmak ve yemek yapmak için küçük ateşler
yeterliydi. Bütün yıl boyunca bulunan taze eti ve balığı, çok sıcak kömür
ateşinde kısa sürede pişirmek ya da ızgara yapmak mümkün olmuyor . Kışları uzun
ve sert geçen Kuzey Avrupa ülkelerinde ise, kış aylarındaki besin kaynakları,
tuzlanıp kurutulmuş et ve balık ile yumru köklerdi. Örneğin bu durumdaki etler
daha büyük ateşlerde ve daha uzun sürede pişebiliyordu. Kuzey mutfağında
hayvansal yağlar kullanılıyordu ve bu yağlar kavanozlarda saklanıyordu. Kurutulup
tuzlanarak saklanan domuz eti ve jambon, Kuzey Avrupa insanlarının temel
besiniydi. Ortaçağda İngiltere ile Almanya’da et yemekleri ünlüyken, güneydeki
ülkelerde yeşil sebzeler ve taze balık seviliyordu. Güneyde 16. yüzyılda
Floransalı aşçılar, Avrupa’nın en iyileri olarak kabul ediliyordu. Floransalı
aşçıları, Fransızlara yeni yemekler öğrettiler ve çok geçmeden Fransız
soylularının mutfaklarında İtalyan usulü yemeklerin pişirilmesi moda oldu.
Fransız aşçılar karnabahar, enginar, hamur işleri ve süt danası eti gibi yeni
malzemeleri kullanmayı, yumurta ve krema ile sos yapmayı İtalyanlardan
öğrendiler.
FRANSIZ MUTFAĞININ ÖNEMİ
Fransız mutfağının öne çıkmasında, Antonin Carême'nin
(1784-1833) büyük rolü olmuştur. Carême, yemek pişirmeyi ve servis yapmayı bir
sanat gibi gören, bunları işini bilerek kaleme alan ilk kişidir. Yoksul bir
aileden gelen ve çalışma yaşamına aşçı yamağı olarak başlayan Carême, Avrupa
yemeklerinde olduğu kadar, mutfaklarında da köklü değişiklikler gerçekleştirdi.
Yiyeceklerin sofraya, bugün bildiğimiz sırayla olmasa da, belirlenmiş bir
sıraya göre getirilmesi için kurallar getirdi. Konukların hepsini yemesi söz
konusu olmasa da, masada aynı anda pek çok yemek çeşidi bulundurulmasını öneren
ve uygulayan da Carême’ydi. İngiltere ve Fransa'da, dolayısıyla bütün dünyada
aşçılığın gelişmesinde etkili olan iki Fransız daha vardır. Bunlardan biri olan
Alexis Soyer (1809-58), İrlanda'da büyük açlık ve sefaletin yaşandığı bir
dönemde, halka çorba ve et pişirecek geçici mutfaklar kurdu ve önceki fiyatının
yarısına, iyi yiyecekler yapmayı başardı. İngiltere'de, küçük bir ocak yaparak
masa üzerinde yemek pişirmeyi geliştirdi. Orduda askerlere verilen haşlanmış
etin suyunun döküldüğünü görünce, bütün yararlı özellikleri kaynatıldığı suya çıktığı
için etin atılabileceğini, suyunun ise çorba olarak içilmesi gerektiğini
belirtti.
Auguste Escoffier ise (1847-1935), "aşçıların kralı ve
kralların aşçısı" olarak tanınıyordu. Avrupa'nın o dönemdeki en ünlü
otellerinden olan, Londra'daki Savoy Oteli ve ardından Carlton Oteli
mutfaklarını yönetti. Avusturyalı büyük opera şarkıcısı Nellie Melba'nın
onuruna "peşmelba" adını verdiği şeftalili dondurmayı ve birçok yeni
sosu yarattı. Escoffier, İngiltere'de otel ve restoranlardaki aşçılık düzeyini
yükselten kişi oldu. Bu üç Fransız Carême, Soyer ve Escoffier, zengin ve ileri
gelen kişilerin mutfaklarında ve restoranlarında önemli yenilikler yarattıkları
gibi, halkın mutfaklarında da pek çok değişikliğin öncüsü oldular. İngiliz
Isabella Mary Beeton da yazdığı bir kitapta, yemek pişirme konusunda öğütler
vermekle kalmadı, evlerin nasıl temizlenip düzenleneceği ve hasta olan aile
bireylerine nasıl bakılacağı konusunda da yol gösterdi.
AVRUPA'YA YENİ BESİNLERİN GETİRİLMESİ
Batı mutfağı temel olarak Avrupa'da gelişti, ama bu mutfakta
kullanılan birçok yiyecek Avrupa dışından gelmiştir. 15. yüzyıldan başlayarak
bazı kâşifler aşçılıkta önem kazanmaya başlayan baharatı getirmek için kısa
yoldan Doğu’ya gitmek isterken Amerika’ya ulaştılar. Kuzey, Orta ve Güney Amerika'dan
patates, domates, çikolata, mısır, kavun, ananas, balkabağı, biber, hindi ve
birçok bakliyat türü getirdiler. Bu kâşiflerin çoğunun yola çıktıkları ve
döndükleri yer olan İspanya'da aşçılıkta bu yiyeceklerin çoğunun günümüzde de
büyük önemi vardır. Örneğin geleneksel İspanyol yemeklerinde, renk ve tat
vermek için kırmızıbiber çok yaygın olarak kullanılır. Bugün patates, çikolata
ya da domatesin bulunmadığı bir Batı mutfağı düşünülemez. Bu da Amerika
kıtasından getirilen besinlerin ne kadar önemli olduğu gösterir.
YENİDÜNYA'NIN YEMEK PİŞİRME BİÇİMLERİ
Kuzey Amerika'ya ilk göç edenler İngiltere, Fransa, Hollanda,
İsveç gibi birçok farklı ülkeden gittiler. Bu insanlar, kendi geleneksel yemek
pişirme yöntemlerini de birlikte götürdüler. Ama bu yöntemlerle yemek pişirmede
güçlüklerle karşılaştılar, çünkü gittikleri yerde alışkın oldukları temel
malzemelerin çoğu yoktu. Orada yetişen birçok bitkiyi nasıl yetiştireceklerini
ve pişireceklerini bilmiyorlardı. Bunları zamanla Amerika Yerlileri'nden
öğrendiler. Kuzey Amerika’ya ilk yerleşenler, Avrupa’daki mutfaklarda
kullandıkları kap kacaktan çok az götürmüşlerdi. Bundan dolayı basit pişirme
yöntemleri kullanmak zorunda kaldılar. Besinlerini, belki de ellerindeki tek
mutfak eşyası olan, eski moda kazanlarda haşladılar. Yemekleri çok az bir
sıcaklıkta, yavaş yavaş pişirmek için, kapalı büyük bir tencereyi fırın gibi
kullandılar. Eti Yerli yöntemiyle, ateşten yanmayacak yaş dallara asarak ya da
sopalara geçirerek, açık ateş üzerinde pişirdiler. Batıya giden bu ilk
göçmenler, yemeklerinin çoğunu açık havada, açık ateş üzerinde pişirmek
zorundaydılar.
Ocaklar yapılmaya başladıktan sonra, açık ateşin yanına
yerleştirilen tuğla ya da taştan bir fırında haftada en az bir kez geleneksel
yöntemlerle ekmek pişirdiler. Bütün Avrupa’da da ekmek böyle pişiriliyordu ve
günümüzde birçok yerde hâlâ bu eski fırınlar kullanılmaktadır. Fırın odun
ateşiyle iyice ısıtılıyordu. Sonra zemini temizlenerek somunlar sıcak fırına
yetiştiriliyordu. Ekmekler piştikten sonra, fırın bir süre daha sıcaklığını
koruduğu için bu kez daha az ısıda pişebilen yemekler fırına koyuluyordu.
TÜRK MUTFAĞI
Türk mutfağı, dünyanın sayılı mutfaklarından biri sayılır.
Orta Asya'dan Anadolu'ya geliş sürecinde Türklerin değişikliklere uğrayan
aşçılık geleneği, Anadolu’da var olan mutfak kültürüyle zamanla kaynaşmıştır.
Bu kaynaşma, çok zengin bir mutfak geleneğinin oluşmasını sağlamıştır.
Eski Türklerde yemek, toplumsal yaşamın önemli bir parçasıydı.
Toy denen şölenlerde bol yemek ve içki ikram edilmesi gelenekti. Öte yandan
“han” denen hükümdarlar ve beyler, bir tür ziyafetlerde halka yemek
yedirirlerdi. Toplu yemeklerde yiyeceğin toplumsal konuma göre paylaşılması söz
konusuydu. Eski Türklerde "ülüş" adı verilen bu geleneğe göre,
örneğin ortaya getirilen bir kızarmış koyunun neresinden kimin yiyeceği,
özellikle Oğuz boyları arasında önceden bilinirdi.
Orta Asya’da Türkler, ekip biçmeyle de uğraşmakla birlikte
göçebe yaşamın bir parçası olan hayvancılık yapıyorlardı. Bundan dolayı temel
besin maddeleri et, süt, yağ ve peynir gibi hayvansal ürünlerdi. Özellikle
yoğurt, tek başına da yenmekle birlikte, başka yemeklerde katkı maddesi olarak
önemli bir yer tutardı. Yiyecekler arasında önemli bir yeri olan ekmeğin yanı
sıra, hamura ve bulgura dayalı yemek çeşitlerinin ana öğesini un ve et
oluştururdu. Eski Türk yemeklerinden "tutmaç", mantıya benzeyen ve
besin değeri yüksek bir yemekti. "Kavut" denen tatlı da yaygındı ve
arpa unu pekmezle karıştırılarak hazırlanırdı. Zengin et yemekleri arasında
bumbar (bağırsak dolması), sucuk, kebap çeşitleri, işkembe Çorbası, kavurma,
közleme, külleme, pastırma ve yahni çeşitleri sayılabilir.
Türklerin İslam dinini benimsemesinden sonra, 11. yüzyıl ve
sonraki dönemlerden kalma kaynaklara dayanarak Türk mutfağının fazla
değişmediği söylenebilir. Kâşgarlı Mahmud’un Divanü Lügati't-Türk adlı sözlüğü
ile Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig adlı yapıtında yemek çeşitleri ve yeme
içme geleneği üzerine bilgiler vardır. Oğuz destanları derlemesi olan Dede
Korkut Kitabı’nda da Türk yemekleri adları verilmiştir.
Anadolu'ya yerleşen Türkler, eski alışkanlıklarını korumakla
birlikte, yeni yemek kültürüyle karşılaştılar. Örneğin Türk mutfağına daha
fazla sebze yemeği, balık ve zeytinyağı girdi. Osmanlı dönemine gelindiğinde
Türk mutfağında geleneksel halk mutfağı ile yönetici sınıfın yemek kültüründen
söz edilebilir. 15. yüzyıldan başlayarak başkent olan İstanbul’daki Topkapı
Sarayı'nda "Kuşhane" adı verilen mutfakta padişah için özel yemekler
pişiriliyordu. Padişahın aile çevresi olan valide sultan, sultanlar, şehzadeler
ve haremde yaşayanlar için ise "Has mutfak"ta yemek hazırlanıyordu.
Tatlı türünden yiyecekler ise "Helvahane" denilen yerde yapılıyordu.
Ayrıca saray görevlileri için yemek pişirilen mutfaklar vardı. O dönemin
yemekleri arasında helvâ-yı hâkâni (padişah helvası), hünkârbeğendi, saray
kadayıfı, saray ekmeği, vezirparmağı gibi, bazısı günümüzde de yapılmakta olan
yemekler vardı.
Daha çok yöresel özellikler taşıyan halk mutfağının yemekleri
ise et ve tahıla dayanıyordu. Halk et ve sebzeyi taze olarak tükettiği gibi,
kurutarak ve kavurarak saklıyordu. Çeşitli baharatla karıştırılarak pastırma ve
sucuk yapılması da eti saklamanın bir yoluydu. İnsanlar sebzeleri ya kendileri
yetiştiriyor ya da doğada kendiliğinden yetişenleri topluyorlardı. Sebzeleri
et, bulgur, pirinç ve yoğurtla karıştırarak pişiriyorlardı. Osmanlı döneminde,
Orta Asya’dan gelen Türkler ile Anadolu’da yaşayan öteki halkların yemek
kültürlerinin kaynaşmasıyla Türk mutfağı daha da zenginleşti. Öte yandan Türk yemekleri,
başta Balkan ülkeleri olmak üzere imparatorluk sınırları içinde kalan ülkelerde
kalıcı izler bıraktı. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılındaki Batılılaşma
hareketleri Türk mutfağına da yansıdı. 19. yüzyılda İtalyan ve Fransız
yemekleri kendi adlarıyla Türk mutfağını girdi. Aslında Batı yemekleri, Osmanlı
sınırları içinde yaşayan öteki halkların da etkisiyle, başta balık olmak üzere
karides ve istiridye gibi deniz ürünleri birkaç yüzyıl önceden yavaş yavaş
saraya ve zengin konaklarına girmeye başlamıştı.
20. yüzyılda, Batı yemekleri Türk mutfağında daha da
yaygınlaştı. Ama köy, kasaba ve küçük kentlerde Türk mutfağı yerel
özelliklerini korudu. Günümüz Türk mutfağına özgü yemekleri arasında yoğurt,
bulgur, tarhana ve hamur işleri gibi geleneksel yiyeceklerin yanı sıra pilav,
dolma, sarmalar ve börek sayılabilir. Öte yandan Çin, İtalyan, Fransız, Japon,
Rus mutfaklarına özgü yemekler sunan çok sayıda lokanta vardır.
DOĞU MUTFAĞI
Çin, Japonya ve Hindistan'daki yemek pişirme yöntemlerini,
Batı mutfağının yöntemleriyle karşılaştırmak ilginç olabilir ve Doğu mutfağını
anlamımızı kolaylaştırabilir. Çin mutfağı ile İtalyan mutfağı arasında bazı
benzerlikler vardır. Bu iki mutfağın benzer tarihsel süreçten geçmeleri bunun
nedeni olabilir. İtalya'da olduğu gibi Çin’de de yakacak odun kıt olduğundan,
yiyeceklerin hızlı ateşte kısa sürede pişirilmesi gerekiyordu. Yemekler de buna
göre hazırlanıyordu. Bir çeşit hamur işi olan erişte, eskiden olduğu gibi
günümüzde de neredeyse her yemekte kullanılmaktadır. Marko Polo'nun 1295'te
Uzakdoğu gezisinden döndüğünde İtalyanlara tanıttığı hamur işlerini, Çinliler
çok daha önceden yiyorlardı.
Çin mutfağının başlıca pişirme yöntemleri, kızartma ve
buğulama karışımı ya da yalnızca buğulamadır. Çinliler yuvarlak tabanlı derin
kapları hem kavurmalar için, hem de bol yağda kızartmalar ya da haşlamalar için
kullanırlar. Bazı yiyecekleri bambu sepetlere koyarak buharla pişirirler.
Pişmiş yiyecekler bu kabın bir yanına yerleştirilen bir ızgaraya dizilerek
sıcak tutulurken, kabın dibinde öbürleri pişirilir. Bütün malzemelerin
karıştırılmasıyla hazırlanan yemekler ise, tek kapta daha kısa sürede
pişirilir.
Çinliler yemeklerde süt ürünleri kullanmazlar. Doğu’ya özgü
olan ve soya fasulyesinden yapılan soya sosu, Çin yemeklerinin yaygın
çeşnisidir. Çinlilerin et ürünlerinin lezzetini artırmak için kullandıkları
monosodyum glütamatı, Batı mutfağının tuz ve biberini karşılar. Çin yemekleri
ufak kâselerde sofrayla getirilir ve kaşıklarla servis yapılır, ama bir çift
özel çubukla yenir. Pirinç pilavı sofranın değişmez yemeğidir. Balık ve sebze
en yaygın yiyeceklerdir. Evde pişirilen yemeklere biraz et katılır. Çorba
genellikle yemeğin sonuna doğru masaya getirilir ve yemek bitinceye kadar yavaş
yavaş içilir. Balık servisi ise genellikle yemeğin sonunda yapılır. Çay
yemekten hem önce, hem de sonra içilir.
Japon mutfağının, özellikle yapışkan ve lapa pirinç pilavı
gibi yiyeceklerinden dolayı Çin mutfağıyla ortak yanları vardır. Ama
yiyeceklerin çoğunun çiğ ya da az pişmiş olarak yenmesiyle Çin mutfağından
belirgin biçimde ayrılır. Japon mutfağında balık ya da deniz ürünleri önemli
yer tutar. Japonlar da yemeklerinde süt ürünleri neredeyse kullanmazlar. Soya
fasulyesinden, protein açısından çok zengin bir tür peynir yaparlar. Kırmızı
fasulye hamurundan yaptıkları tatlılar da Japon mutfağına özgüdür. En çok
kullanılan tat vericilerin başında zencefil gelir. Tipik bir Japon sofrası
salamura balıkla başlar, çiğ balık, haşlanmış balık ve yosunlar, haşlama
yemekler, ızgara ve kızartmalarla devam eder ve meyveyle sona erer.
Hindistan ve Pakistan yemeklerinin en belirgin özelliği, çoğu
yemeğe acılık veren baharatların kullanılmasıdır. Bir yemekte, altı ya da yedi
çeşit baharatın kullanıldığı olur, ama yemeğe acılık veren kırmızıbiberdir ve
bu baharatın miktarıdır. Hindistan'ın güneyinde, Çin mutfağına benzer biçimde
pilav her zaman sofranın baş yemeğidir. Yemekler yaygın olara hindistancevizi
yağıyla pişirilir. Pirinç unundan yapılan gözleme de yaygın olarak yenir.
Kuzeyde Hindistan’da ve Pakistan ile Bangladeş'te, mayalanmış hamurdan yapılan,
"çapatti" ya da "parata" adı verilen ve kızgın sac üzerinde
pişirilen ekmek yenir. Benzer bir yiyecek olan "puri" ise bol yağda
kızartılır. Hindistan’da Müslümanların çoğunlukta olduğu kuzeyde et yer.
Güneyde ise halkın çoğunluğu Hindu ve etyemezdir ya da et yerine balık tüketir.
Hindistan'ın kuzeyinde, tavuk gibi bazı yiyecekler önce yoğurt ve baharat
karışımında dinlendirilir, sonra kızgın fırında kısa sürede pişirilir. Bu
pişirme yöntemine "tanduri" denir. Genellikle "nan" adı
verilen bir tür yassı ekmekle birlikte sofraya gelen yemekler, limon dilimleri
ve salatayla birlikte servis yapılır. Hintler yemeklerini genellikle elleriyle
yerler. Birçok Hint tatlısı, uzun süre baharatla pişirilmiş sütten, bazıları da
makarna yapımında da kullanılan ve bir buğday ürünü olan irmikten yapılır.
GÜNÜMÜZDE AŞÇILIK
İlk mutfak ocağını İngiliz fizik bilgini Sir Benjamin Thompson
1795'te geliştirdi. Böylece sıcaklığı ayarlayabilmek mümkün oldu ve bu yemek
pişirmede önemli bir yenilikti. 19. yüzyıl boyunca geliştirilen kömür ve gaz
yakan ocaklar da, kızartma sacları, fırınlar ve su ısıtıcılarıyla donatıldı.
Elektrikli fırınlar ise ancak 20. yüzyılın ortalarında yaygın duruma geldi.
Günümüzde yemek pişirmede çoğu elektrikle çalışan çeşitli
aygıtlar kullanılır. Bu tür aygıtlar, eskiden birkaç kişinin yaptığı işleri
artık yalnızca bir kişinin yapabilmesini sağlar. Örneğin kurabiye ya da
tatlılar için gerekli olan yumurta çırpma işlemi elektrikli karıştırıcılarla
(mikser) birkaç dakika içinde tamamlanır, oysa bu eskiden elle çırpıldığında
çok zaman alırdı. Günümüzde bir elektrikli karıştırıcı ve biraz kabartma
tozuyla aldığımız sonucu almak için, İngiltere'de ilk ev ekonomisi kitabını
yazan Mary Beeton'un kek tariflerinde, çok sayıda yumurta akı ve en az 15
dakikalık bir çırpma süresi öneriliyordu.
20. yüzyılda geliştirilen soğutma ve dondurma sistemleri de
aşçılıkta büyük değişikliklere yol açmıştır. Yiyecekler, pişirmeden önce ya da
sonra belli bir süre buzdolabında saklanabilir. Birçok besin dondurularak uzun
süre bozulmadan korunabilir. Pişirilmiş bir öğün yemek bile dondurucuda
saklanıp, istendiğinde çözülmesi sağlanarak yenebilir. Bazı mevsimlik yiyecekler,
örneğin çilek, çok az pişirilerek ya da hiç pişirilmeden dondurulabilir ve
sonra kış aylarında yenebilir.
Dondurulmuş bazı yiyeceklerin çözülmesi uzun zaman alır. Ama
bu tür yiyeceklerin çözülme süreleri, mikrodalga ya da elektronik fırınlarda
hızlandırılmıştır. Mikrodalga fırında pişirme, geleneksel pişirmeden tümüyle
farklıdır. Bu fırınlar bir televizyon setinde olduğu gibi elektromagnetik
dalgalarla çalışır. Yemeği ısıtırken ya da pişirirken, yiyeceğin içine
koyulduğu kap ısınmaz. Elektrikli ya da gazlı fırınlarla karşılaştırıldığında
mikrodalga fırında yemek çok kısa bir sürede pişer.
Mikrodalga fırınlar, lokantalarda ve hızlı yemek servisi yapan
yerlerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Önceden pişirilen yemek, müşteri
istediği zaman hemen ısıtılabilir.
DEĞİŞİK YEMEKLERİN PİŞİRİLMESİ
Aşçılığın uzun evrimine karşın günümüzde yemek pişirme
yöntemleri, temelde ilk insanların keşfettikleri yöntemlere dayanır. Bunlar
kuru pişirme ve sulu pişirmedir. Yemeklerin çoğu da bu iki yönteme uygun
biçimde hazırlanır.
MEYVE VE SEBZELER
Sebze ve meyveler, çok uzun süre pişirilmemesi gereken
yiyeceklerdir. Patates gibi bazıları kabukları soyulmadan bütün olarak fırında
pişirilebilir. Ama sebzelerin pişirilmesinde en yaygın yöntem, haşlamaktır. Bu
pişirme yönteminde dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, çok az su
kullanılması ve çiğ sebzelerin kaynayan suya atılmasıdır. Birçok sebze buharda
pişirildiğinde lezzet açısından çok daha iyi sonuç verir.
Meyvelerin çoğu çiğ yenir, ama istenirse komposto türü
yiyecekler elde etmek üzere kısa süre ve çok az şekerle pişirilebilir. Hemen
her tür sebze ve meyve salata yapmakta kullanılabilir. Salata yapılırken
sebzelerin çoğu çiğ olarak genellikle ufak parçalara bölünür, dilimlenir ya da
doğranır. Patates ve bazı fasulye türleri gibi sebzeler ise önce pişirilir ve
henüz sıcakken sos katılarak soğumaya bırakılır. Salatalarda sosun özel bir
yeri vardır. Fransız sosu adı verilen bir salata sosu genellikle yağ ile
sirkenin yanı sıra sarımsak, maydanoz ya da fesleğen gibi kokulu bitkiler, tuz,
bazen de hardal karıştırılarak yapılır. Mayonez, yavaş yavaş ve iyice
karıştırılan sıvı yağ ve yumurta sarısına, biraz sirke ya da limon suyu ile
tuz, biber ya da istenen baharat katılarak hazırlanır.
SÜT, PEYNİR VE YUMURTA
Bu yiyeceklerin her zaman orta ya da düşük ateşte pişirilmesi
gerekir. Krema, muhallebi ve dondurulmuş tatlıların temel malzemesi süttür.
Peynir sosu, maydanoz sosu ve birçok tatlı sosunun temelini oluşturan ve
beşamel olarak bilinen beyaz sos ise, tereyağı ile un ve süt karışımıdır. Bu,
aynı zamanda, kremalı çorbalar ve suflelerin de ana malzemesidir.
Yumurta, aşçılıkta pek çok değişik biçimde kullanılabilen bir
yiyecektir. Ayrıca çeşitli biçimlerde pişirilerek ayrı bir yemek olarak
yenebilir. Kabuğuyla ya da kabukları kırılarak kaynar suya atılıp
pişirilebilir. Az yağda kızartılabilir ya da bir kapta fırınlanabilir. Sütle
karıştırılarak katılaşıncaya kadar yağda pişirilince de güzel bir yumurta
yemeği elde edilebilir. Yumurta çırpılıp kabarıncaya kadar tereyağında
pişirilince de omlet hazırlanmış olur. Çırpılmış yumurtanın içine tat verecek
birçok değişik malzeme koyulabilir ya da bu malzeme piştikten sonra omletin
içine koyulup katlanır.
Yumurta, köftelerin üzerine sürülebildiği gibi, içine de
katılabilir. Kâse kremaları ve pastacı kremalarının kıvamı yumurtayla
koyulaştırılır. Yumurta akı çırpıldığı zaman, köpüklü ve katı bir madde olur;
suflede, omlette, pandispanyada, kekte ve bezede yumurta bu biçimiyle
kullanılır.
ET VE KÜMES HAYVANLARI
Bu besin maddelerinin pişirilmesinde farklı yöntemler
kullanılır. Susuz pişirme yöntemleri olan közleme, ızgara, fırınlama ve
kızartmada etler küçük parçalar halinde kesilir. Kebaplar derin olmayan,
kapaksız bir tepsiye koyulur ve fırında pişirilir. Büyük bir et parçası, şişe
geçirilmiş olarak fırında çevrilerek pişirilirse rosto elde edilebilir. Çok
lifli etleri sulu pişirmek en iyi yöntemdir. Et önce yağda kızartılır, sonra
biraz su ya da şarap katılarak lifleri kolaylıkla bıçakla kesilebilecek hale
gelene kadar pişirilir. Daha büyük, daha sert et parçaları ve etin belirli
yerleri gene suyla pişirilerek yahni yapılabilir.
BALIK VE DENİZ ÜRÜNLERİ
Balığın ve deniz ürünlerinin uzun süre pişirilmemesi gerekir.
Öte yandan bu besin maddeleri taze olmalıdır. Balık fırında pişirilebilir,
ızgara yapılabilir ya da yağda kızartılabilir. Bazen gevrek olması için,
kızartılmadan önce yumurta, galeta tozu ya da una bulanır.
TAHILLAR
Darı, yulaf, arpa, buğday, çavdar, pirinç ve mısır gibi
tahılların bazıları öğütülerek un haline getirilir. Ekmek ve bisküvi yapımında
kullanılır. Börek, kek ve kurabiye gibi hamurdan yapılan yiyeceklerin ana
maddesi de undur. Una tuz, süt ya da başka sıvılar ve katı yağ katılır. Bazen
şeker ve maya (ya da kabartma tozu) da eklenir.
TAT VERİCİLER
Aşçılıkta tuz, besinin kendi tadını belirginleştirmek ya da
bazı tatları güçlendirmek için kullanılır. Yemek pişirmede ilk tat verici de,
büyük bir olasılıkla deniz suyunda bulunan tuz olmalıdır.
Küçük bitkilerin, çalıların ve ağaçların kuru bölümlerinden
çok çeşitli tat vericiler elde edilir ve bunlara baharat denir. Karanfil,
karanfil ağacının goncasıdır. Meyvesi baharat olarak kullanılan bitkiler
arasında yenibahar, anason, karaman kimyonu, kırmızıbiber ve vanilya vardır.
Küçük hindistancevizi (tohumları), besbase (kabuğu), hardal ve biber birçok
yemekte tat verici olarak kullanılır. Tat verici otlar arasında nane, fesleğen,
sater, mercanköşk, adaçayı, maydanoz, biberiye, tarhun ve kekik sayılabilir.
Tarçın, bir ağacın kabuğundan elde edilir. Zencefil ve bayırturpu ise aynı
bitkilerin köküdür.
Taze, yeşil bitkiler ya da bitkilerin bazı bölümleri de tat
verici olarak kullanılır. İyi aşçılar yemek hazırlarken soğan, sarımsak,
pırasa, kereviz ve birçok taze yaprak kullanırlar.
Yemeklerde doğal tat vericilerin yanında yapay tat vericiler
de kullanılır. Yapay tat vericiler kimyasal maddelerden yapılır ve doğal tat
vericilerden neredeyse ayırt edilemez. Ama bazı kimyasal maddeler sağlığa
zararlı olduğundan, bugün birçok ülkede yiyeceklerde hangi kimyasal maddelerin
kullanılabileceği belirlenmiştir. Ayrıca besinlerin içinde nelerin bulunduğunu
gösterecek biçimde etiketlenmesi yasal zorunluluktur.
İlk yemek pişirme kitapları genellikle önce yemeği ve
malzemesini tanımlar, sonra pişirme yöntemlerini açıklardı. 20. yüzyıla kadar
aşçıların ne güvenilir tartı ve ölçü aletleri ne de fırını belirli bir
sıcaklıkta tutma olanağı vardı. Günümüzde yemek tariflerinde malzemelerin
ölçüleri ya da pişirme sıcaklığı verilse de, bu her zaman gerekli değildir.
Çünkü deneyimli aşçılar zevklerine ve ellerindeki malzemeye göre malzemelerin
bileşimini değiştirebilirler. Aslında iyi bir aşçı, hangi besin taze ve bol ise
onu alıp, gösterişe kaçmadan, sade ve lezzetli bir yemek hazırlayabilmelidir

Yazıya ilk yorumu siz yazarak düşüncelerinizi diğer kullanıcılarla paylaşabilirsiniz.